18 Haziran 2009

3. gün Almanya-KONSTANZ

Bugün yolumuzun çok güzel yerlerden geçeceğini bilemeden uyandık, aşağıda fırında pişmekte olan harika çöreklerden de haberimiz yoktu. İsviçrelilerin pazar sabahı kahvaltılarında yaptıkları geleneksel bir ekmek aslında. Onların isimlendirmesiyle ZOPF. Dün yatılı misafirliğe gelen İsviçreli Rahel, sabah erkenden kalkıp yapmıştı. Başka türlü mayalı hamur işi nasıl yetişsin kahvaltıya. Kahvaltıda bayıla bayıla yenildi. Bilhassa eşim tarafından. Kulağa fısıldanan al bunun tarifini yaparsın gidince ısrarıyla tarifi alındı. Ancak dün akşam evde ki mayanın bozulmuş olduğu farkedilince elenen unla kalakalındı. İlk fırsatta yapılıp tarifle birlikte paylaşılacak. İncelikleri çokmuş, özel unu varmış, o yüzden bizim unlarla yapabilmenin garantisi yok. Ama deneyeceğiz ve paylaşacağız. Şimdilik soğuması için arka bahçeye çıkarılan çöreğin görüntüsüyle yetinelim.
ZOPF

Geçen gelişimizde Schengen vizemiz olmadığından Almanya tarafına geçememiş olmaktan dolayı içimizde kalmış demek ki, bugün yine Almanya tarafına geçtik. Ama bu sefer alışveriş etmek için değil, gezmek için...
KONSTANZ
Bu görüntülerle mest oldum ben... Uzun uzun yürüdük, yine güzel fotoğraflar çekebilmenin mutluluğu. Objektifin baktığı yer yön güzel...
KONSTANZ II
Güneşli pırıl pırıl bir hava var. Köyümüzden 15-20 km gidiyor gitmiyoruz karşımızda Konstanz... Sokaklar, merkez cıvıl cıvıl, yürüyüş yapanlar ve illa ki bisiklete binen maaile burada...
BIKE FAMILY IN GERMANY
Ben şu çocukların arkaya takıldığı mini karavan-bisiklet buluşunu çok sevdim. Bizim memlekette hiç yok bundan. Neden!!! Çünkü bisiklete binmiyoruz, binemiyoruz. Adamlar bisikletler için ayrıca yol yapmışlar, biz yürüyüş yolunu zor buluyoruz, arabalar kaldırımları bile işgal etmiş durumdayken nerede bisiklet yolu bulmak!!!

OOOO PINAR HANIMLARDA BURDAYMIŞ!
Biz hayıflana duralım, bizi sokak çalgıcıları karşılıyor. Bir nebze unutuyoruz derdimizi.
-Oooo, Pınar Hanımlarda burdaymış, wilkommen sie efenim wilkommen sie!

TIRED BIKERS
Yorgun bisikletçiler, güneşin altına uzanmış dinleniyorlar. Ne keyif ama!!!


Yürüyüşe devam, Bodensee gölü boyunca. Göl demeye dilim varmıyor, deniz güzelliğinde, koyu mavi bir renk, kıpır kıpır, tertemiz...Çıkarıyorum ayakkabılarımı ve göle inen merdivenlerden doğru suya dokunduruyorum ayaklarımı. Tekrar gelebilelim dileğiyle...
KONSTANZ-BODENSEE LAKE

Burada yaşlanmak istiyorum birden...
Hadi eve dönme vakti diyor eşim. Yarın sabah İtalya'ya yolculuk var...

OLD AGE

15 Haziran 2009

SESSİZLİĞİN SESİ: BERLİNGEN'DE 1. GÜN

Gözümü açtığımda köyümüze gelmişiz...
BODENSEE LAKE
Aynı bıraktığımız gibi. Klise çanlarıyla selamlıyor bizi yine. Ama değişen bir şeyler var, yemyeşil olmuş her yer, orman gürleşmiş, üzüm bağıymış meğerse şurası... Bodensee gölü meğerse maviymiş. Öncekinde lacivert griydi sanki. Berlingen
Şimdi anladım, aylardan Ocak değil, Haziran… İlginçtir, önceki gelişimizde de yine bir ayın sonunda gelip diğer ayın ilk haftasının sonunda geri dönmüşüz. Aralık’dan Ocağa geçerken bu sefer Mayıstan Haziran’a geçmek var.


Derken misafir olacağımız eve varmışız, üstelik GPS olmadan. Büyük gurur yaşıyoruz… Guest House

İsviçre bayrağı selamlıyor bizi…

Burada her evin önünde bayraklar dalgalanıyor. Sadece İsviçre bayrağı da değil, bir yandan da Turgau kantonunun bayrağı olan yeşil sarılı ejdarha çiftli olan bayrak var… SWISS FLAG
Evimizin bir tarafı ormana bir tarafı göle bakıyor.

Uykusunu almış, yeni bir eve gelmiş Can var karşımızda, anne baba ise uykusuz ve de bitkin.
Üstelik içinde merdiven bulunan bir ev!!! Olamaz. Sürekli çıkılıp inme turları, Can oğlum düşeceksin dur! Durulmaz, anne baba peşinde, aman düşmesin!
Uyku, oturmak, uzanıp dinlenme hissi ve merdivenler…
Bizim için ayrılmış orman manzaralı oda, rahat yatak, özel banyo&wc. Aşağıda nefis bir kahvaltı masası. Öte yanda ise merdivenler…
Ev içinde rahat yok, haydi doğru bahçeye! Kahvaltılar sırayla edilecek. Babaya öncelik verdik. Bahçedeyiz Can paşa ile… Burada da bitmez yaramazlıklar. Evin çevresindeki taşlar, kanalizasyon ızgarasından atılmaya başlanır. Karşı komşunun köpeğine doğru koşulur, köpek kaçar, bizimkisi kovalar, illa kuyruğundan yakalayacak. Oradan uzaklaştırmaya çalışılır bu sefer aşağıdaki komşunun at çiftliğine girilir. Atlara uzanılır, korkan anne kaptığı gibi kaçar, Can kıyameti koparır, neden atlara dokunamamıştır?! Atın huyu suyu bilinmez, sahibi ne der bilinmez.
Soluk bu sefer klisenin parkında alınır…
Biraz rahata erilir.

Orman’a giderken ki küçük göl buz tutmuştu, şimdi yeşilliğini gösteriyor, meğerse ne çok balık barındırıyormuş içinde…
Mini Lake

Nereye baksak yeşil, mavi karşımı bir manzara. Gözlerimiz hasret kalmış böylesi görüntülere…
Korna gürültüsü yok, su sesi var, ağaçların hışırtısı, kuş sesleri…
Water Voice at sunset
Konuşurken bile sesini yükseltemiyor insan. Can dur gitme oğlum diye seslenemiyorum bile, sessizlikten utanıp. Sesim çıkamıyor.
O kadar güzel geliyor ki sessizliği bozan suyun sesi, ağaçların hışırtısı ve kuş sesleri…
Gün sona eriyor... Bu anı fotoğraflayabilmenin mutluluğu, günün yorgunluğunu silip atıyor. Yerine "-iyi ki gelmişiz, iyi ki gelmişiz" nidaları...
Sunset in Berlingen

12 Haziran 2009

YOLCULUK

READY TO GO


Sonunda yolculuk günü geldi çattı,
İlk defa bir gezi öncesi böylesine heyecan duyuyorum.
Ama tuhaf bir heyecan bu.
Sınava girecek öğrenci telaşı gibi…
O kadar hazırlanmışım ki,
Uçak biletini çok önceden almak, arabayı gitmeden kiralamak, tatilin planını yapmak, gidilecek yerleri tespit etmek, otelleri seçip rezervasyon yapmak, sonra vize işlemleri, aman eksik belge olmasın, git gel olmasın. Her şey tamam.
Peki ya bir şeyler yolunda gitmezse bulutları dolaşıyor kafamda.
En önemlisi ise Can ile yolculuğa gidiyor olmak beni heyecanlandıran.
Ya hasta olursa, ya oralarda bakamazsak, ilk defa uçağa binecek, nasıl tepki verecek, konforlu bir yolculuk olacak mı?
Gideceğimiz adresi bulabilecek miyiz? Uykusuz yolculuk yapmak nasıl olacak? Bir şey unutur muyuz giderken? Can ne yiyecek yolda, ne giydirsem, yanıma ne alsam?

Bavul hazırlamaktan nefret ediyorum. Kendim için olsa hiç problem değil, Can'ın bir şeyi eksik olmasın stresi var üzerimde. Birşey unutsak sanki gittiğimiz yerde alamazmışız gibi. Öyle de oldu zaten...
Orada hava nasıl olacak? İsviçre soğuktur, İtalya sıcak, her ikisini de düşünmek gerek. Giysileri, ayakkabıları seç, uygun çantada olmalı. Ama bavulum bunu kabul edecek mi, bavulum kabul etse, uçak ne diyecek, sökül paraları, çok kilolusun mu diyecek bizim bavula… En iyisi alma bir şey, git ordan al iç sesi. Sustur şu şeytanı, abartmadan seç, geri bırak şunları. İsviçre’dekilere götürülecek hediyeler tamam mı? Yeterli mi? Bir şeyler daha alsak mı? Aman unutmayalım kimseyi… Tamam artık bitti, kapatıyorum, veriyorum sınav kağıdını hocaya...

Vakit geldi, eşyalar arabaya yerleşti, Can paşa uyandırılmadan kucaklandı, son bir kez daha bakarak evimize, biraz da hüzünle, kapı çekildi yavaşça, sağ sağlim dönebilmek, evimizi de eksiksiz bulabilmek dilekleriyle…
Havalanına gelene kadar uyanmadı Can, öyle bir saatte gitmişiz ki, bagajları kolayca verip, hiçbir yerde bekletilmeden uçakta bulduk kendimizi, meğer önceliği varmış çocuklu ailelerin, ilk biz yerleştik uçağa. Önceden ipod a yüklenen, sevilen çizgi filmler yolculuk ve tatil boyunca hayatımızı kurtardı diyebilirim. Bir süre çizgi film seyrettik, hiç korku ya da ağlama yaşamadık. Sonra da babasının kucağında uykuya dalış… Oysa benim hayallerimde daha zor olacaktı bu kısım.

Derken anons sesi, alçalıyoruz, kemerlerimizi bağlayalım. İniş kısmı nasıl olacak acaba?

Uçaktan en son biz çıkıyoruz, hatta herkes çıktıktan bir süre sonra. Can terlemiş, üstünü değişmek gerek, toparlanamıyorum bir türlü, uçak ekibi bizi bekliyor. Neyse yine hiç bir yerde beklemeden havalanındayız. Bagajları, çocuk arabasını alıp, pasaport kontrolden de geçtikten sonra karşımızda Europcar ofisi. Önceden arayıp o saatte birileri bulunacak mı dediğimde evet cevabını almıştım ama kimsecikler yoktu, ben birilerine sorayım derken görevlinin kapıdan gelmesi bir oldu. Dilimde sorular, biz bu arabayı çaldırırsak ne olacak? Kaza yaparsak ne yapacağız? Görevli İtalya'ya geçeceğimizi duyunca, arabadaki Europcar yazısını çıkaralım, görmesinler diyor. Hırsızların daha bir gözdesi oluyormuş nedense.

Çocuk koltuğunu monte ediş, eşyaları yerleştirişin ardından yeni bir rahatlama, 2.sınav bitti sanki... Şimdi ki hedef Berlingen, üstelik GPS imiz de yok daha, nasıl olacak bu iş. Önce Zurich yeşil tabelası takip edilecek, ardından Fraunfeld, sonrası gelecek zaten… Basel’den hareket ediş, ya kaybolursak düşüncesi, önce bir tereddüt yaşayıp acaba şuradan mı girecektik otobana deyip, geri dönüş, sonra doğru yoldaymışız ohh deyiş, rahatlama ve bastıran uyku... Dur ve etrafa baksana Pınar, gün doğuyor, temiz havayı içine çeksene… Olmadı, sınav bitmiş artık, uyku galip…

10 Haziran 2009

DÖNDÜK AMA HİÇ DÖNESİMİZ OLMADAN...

DSC01306_resize

VENICE

SISIKIN SWISS
10 gün o kadar kısa bir süreydi ki bu tatil için, bu yüzden ben ne İtalya kısmına doyabildim, ne de İsviçre kısmına. Tek başına İsviçre olsa bile doyacak değildim zaten. İtalya ise ayrı muamma…

Bu geziyi ülkelere göre ayırarak anlatmak en doğrusu sanırım. Gezinin bir de Almanya tarafı vardı, üstelik 2 gün gibi ciddi bir paya da sahipti ancak Almanya’yı İsviçre ile aynı grupta saymak yerinde olur. Bizim gördüğümüz benzer oldukları idi.

Benim için masal ülkesi İsviçre. Bunu bir kez daha anladım. Tatil yapmak için çok güzel bir ülke de, yaşamak nasıl olur acaba diye de düşünmedik değil, tatilin sonunda. Bu konuyu ayrı bir başlıkta irdelemek istiyorum. Yurtdışında yaşayan bir Türk olmak, hayatının başlangıcını Türkiye’de yapıp, sonrasında gurbete çıkmak… Araf’da kalmak, yabancılık hissi… Apayrı ve derin bir konu bu…

25 Mayıs 2009

CÖMERT SEVGİLİ CARTE D'OR



Esas yolculuğumuza çıkmadan bu haftasonu Algida’nın fabrikasına yapılan rüya tadındaki yolculuğu anlatmadan olmazdı.

Her şey e-posta kutusuna düşen bir davetiye ile başladı. Gitmenin çocuksu heyecanı o anda sardı, hemen "evet geliyoruz tabi ki" cevabı gönderildi.

Carte D’or Fabrika Gezisi:
Tarih: 23 Mayıs 2009, Cumartesi
Yer: Algida Çorlu Fabrikası, Tekirdağ
Akış:
11:30 Dondurmanın büyülü dünyasına varış
11:45 Dondurma üretim serüveni (sunum)
12:00 Serüveni yerinde yaşayalım (Fabrika Gezisi)
13:00 Ağaçlar altında piknik(CDO İkramlarıyla)
14.30 Dondurmanın büyülü dünyasından ayrılış

Programda eksik yazılmış bir şeyler vardı; “Her anında bol bol dondurma ve hediye ikramı…”
Yolculuk boyunca da, gezi öncesinde, sırasında, sonrasında sürekli ikramlara tabi olduk. Ancak bu kadar güzel misafir ağırlanabilir. Ben Carte D’or’u hem misafirperver bir evsahibine hem de cömert bir sevgiliye benzetiyorum…

Büyünün etkisiyle fazla fotoğraf çekememişiz…

Fabrika gezisi sırasında tazeliğin doruğunda ki dondurma çeşitlerinden yemek bambaşkaydı. Hattan çıkan daha ağzı kapanmamış kutulardan dondurma yemenin
keyfini yaşadık. Daha tam donmamıştı bile dondurma ve daha tazesini yemek mümkün değildi. Ama her şey inanılmaz çabuk oluyordu. Yazbuz dondurmaların kalıplara enjekte edilmesi ve paketlenmesi arasında geçen süre 5-10 saniyeyi geçmiyordu gördüklerim doğru ise…
Magnumlar önümüzden sıra sıra gidiyordu, onların hattı çok başka ve özeldi, proses bile diğerlerinden yer yer farklılık gösteriyordu. Ne de olsa Magnum…



Gezinin sonrasında piknik ise bambaşka güzeldi. Ağaçlar altında, serin serin, özenle hazırlanmış masa ve ikramlar. O kadar dondurmadan sonra bile tabağımı nasıl böyle doldurabildim ve tüketebildim bilemiyorum. Aç karna dondurma yemek iştah mı açıyor yoksa nedir?

Carte D’or bizi fazlasıyla memnun etmişti. Benim esas memnun olma sebebim ise blog arkadaşlarımla harika bir gün geçirmiş olmaktı. Onları ne kadar özlemiş olduğumu fark ettim. Onlarla bir aradayken kendimi ne kadar iyi hissettiğimi…

Bu geziye Can Paşa olmadan eşimle katıldık. Bu keyifli günün her anını doyasıya yaşamış olduk. Sonra fark ettim ki Can doğduktan sonra ilk defa böyle baş başa bir gün geçiriyoruz. Dile kolay 20 ay olmuş. Akşamları çıkıyoruz arada baş başa ama günlük bir gezi hiç olmamış. Bu ilk kaçamağımızın böyle güzel geçmesinden de ayrıca memnunduk. Sık sık birbirimize dile getirdik bunu…
O kadar çok teşekkür sebebim var ki Carte D’or.
Ne kadar teşekkür etsem az size, bu harika günü yaşamamızı sağlayan Carte D’or ve Excel Danışmanlık ekibine…


Not: Gideceğimiz ülke ya da şehir merak ediliyor. Bu sorunun cevabı için ülkeler ve şehirler diyelim. Direksiyonu nereye çevirirsek oraya gidiyoruz diyelim. Biraz sır katalım bu geziye...

22 Mayıs 2009

TARİH KADAR HAYAL, RÜYA KADAR GERÇEK...

Geçen ay ilk defa İhsan Oktay Anar’ın bir kitabını okumuştum. Kitabı okurken iyi bir Türk yazarımızı daha keşfetmenin mutluluğunu yaşadım.
Ardından okuduğum bir başka yabancı yazardan sonra şunu kati süretle anladım. Ne kadar evrensel olmaya çalışsak da köklerimizde ki kültür kendi insanımızın yazdığına yakın kılıyor bizi. Bu sebepten artık kitap seçimlerimi daha çok Türk romancılar üzerine yoğunlaştırmaya karar verdim. Tam İOA'nın "Suskunlar" kitabını çok beğenip heyecanla yazarı çevreme de tanıtmaya girişmişken bir davet maili geldi İletişim Yayınlarından…
Sanki benim kitabı okuyup beğendiğimi bilmişçesine bu daveti göndermişlerdi. İhsan Oktay Anar Sempozyumu düzenleniyordu. Bir müze ve müzik dinletisinin yanında usta edebiyatçıların dilinden İOA’yı dinleyecektik. Sihir gibi geldi davet bana. Cumartesi sabahı sempozyumdaydım. Müzede, okuduğum kitaptaki karakterlerin 1:1 boyutta çizilmiş hallerini görmek şaşırtıcıydı. Çeşitli çizerler kendi yorumlarını katarak resmetmişlerdi. Minik heykelleri yapılmıştı. Keşke daha çok kitabını okuyarak gitseymişim diye de hayıflanmadım değil. Üniversitedeyken AKM’nin Büyük Sahnesinde oynanan “Efrasiyab’ın Hikayaleri” nin yazarının da İOA olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım. Çok beğendiğim bir oyun olmuştu.

Sempozyumun öğleden sonrasında ilk konuşmacılar arasında Elif Şafak vardı. Bu konuşmaya kalıp o sıralar okumaya başladığım “Aşk” kitabını ve daha önce beğenerek okuduğum diğer kitaplarını imzalatmak istedim ama olmadı, Can’ın öksürmeye başlamasından ürküp eve geri döndük.
Belki ilginç belki sıradan olabilir ama kendisi hakkında düzenlenen bu sempozyumda İOA’yı gören olmadı. Zaten pek ortalıkta gözükmeyi sevmediği, röportaj yapmadığını okumuştum bir yerlerden.

Diğer ilginç notum ise yine tam bu noktada Sevgili S.’ den aldığım yorum idi. “Yazmak ve Okumak” adlı iletime gelen yorumlardan biri İhsan Oktay Anar’ı okudum mu sorusu idi. Bu yazım, bu yorumun cevabıdır Sevgili S.

Size çektiğim fotoğraflardan örnekler sunuyorum.
Kitapları okuyanlar için bir bilmecenin ipucu, okumayanlar içinse anlamsız resimler olacaktır.

Suskunlar: Uzun İhsan

Kitab-ül Hiyel: Yafes Çelebi'nin DEBBABESİ
Kitab-ül Hiyel: Çeşitli makine eskizleri
Suskunlar: Davut
Her romanında yer alan Uzun İhsan'ın aynadaki diğer aksi İhsan Oktay Anar'ın kara kalem resmi...
İOA'nın kaleminden Efrasiyab'ın Hikayeleri'nin el yazısı orjinalleri...

21 Mayıs 2009

GİDİYORUZ....

IMG_2487_resize
Gözümüz yol çekti bizim, gidiyoruz buralardan...
4 ay öncesinden başlayan heyecan ve hazırlıklar...
Nasıl geçer 4 ay derken, bir çırpıda geçiverdi zaman...
Şimdi sadece 1 hafta kaldığını görünce heyecanlanmadan edemiyorum...
Pasaportumuz, biletlerimiz cebimizde, sabırla duayla geriye sayıyoruz...
Geliyoruz masal ülkesi, özledik seni...

15 Nisan 2009

YAZMAK ve OKUMAK

IMG_0572_resize
Yazmak öyle bir tutku ki bir kez başladınız mı, bırakmanız mümkün değil…
Ortaokul yıllarımdan bu yana yazıyorum. Günlüklerim vardı, güzel sözleri yazdığım ayrı bir defterim vardı. Bir tarafına seçtiğim beğendiğim sözleri şiirleri yazardım. Arka tarafına ise kendi şiirlerimi…
Şiir yazardım bir dönem ciddi ciddi, lale devrini yaşamışım o dönemde sanki… Sonra tamamen bıraktım yazmayı, üniversiteye giriş sınavları, sonrada çıkabilmek için sınavlar, mezuniyet telaşı, iş arama telaşları, evlilik telaşı ve huzura eriş… Bu sefer başka bir boyutta yazmaya başladım. Önce myspace ile başladım, sonra ise blog dünyasına geçiş yaptım.
Can dünyaya gelene kadar da yoğun bir şekilde devam etti bu yazılar. Blogdan taşıp sanal dergilere uzandı yazmanın tutkusuyla. Bir dönem de akademik bir dergide yazdım mesleğimle ilgili… Sonra Can Paşa dünyaya geldi, ardından yeni işime başladım, yazmaya ayrılan vakit çok daraldı. İş dışında ki vaktimin çoğu Can idi. Halen de öyle… Blog dünyasına yazmak gittikçe daha zor olmaya başladı. Fotoğrafları aktarmak, seçmek, küçültmek, önce flickr’a sonra bloğa yüklemek zor gelmeye başladı. Bir yerde ip koptu ve bloğa artık yazamaz oldum. Baktım olmuyor, yazmak gerek, ben de kara kaplı bir Moleskine günlüğünü gözüme kestirip yazmaya bu şekilde devam ettim. 2009’un ilk gününden itibaren her gün yazıyorum.

IMG_0589_resize
Okuduğum kitapları, seyrettiğim filmleri, fırınımda pişenleri, kızgınlıklarımı, sevinçlerimi, hastalıkları, gezileri, düşünceleri ve en çok da Can’ı yazıyorum. Bugün şöyle yaptı bugün böyle yaptı şeklinde… Her haftanın sonunda ise benim için haftanın en güzel ve en kötü olayını yazıyorum.
IMG_0567_resize
Bazı günler oluyor hiçbir önemli olay geçmemiş oluyor hayatımda… Bu sefer de fikirlerimi yazıyorum o günle alakası olmasa da…
Bazı günler oluyor ki yazmaya fırsat olmuyor, üşenmiyorum geçmişe dönüp, o günü düşünüp yazıyorum günlüğe, o sayfayı boş bırakmıyorum…
IMG_0571_resize
Yazmak kesinlikle çok iyi geliyor, çalışan bir anne olmak kolay değil, kendinize hiç vakit ayıramadığınız günler geçiyor peş peşe, o zaman bu günlük imdadıma yetişiyor. Bazen günlük yetmiyor, daha büyük, yine kara kaplı bir ajandaya daha yazıyorum, uzun uzun, ta ki kendimi yenilenmiş hissedene kadar. Neyse ki bu deftere çok sık ihtiyacım olmuyor... Kasvetli kış mevsimini geride bıraktık.IMG_0585_resize
Yazmak kadar okumak da bir ihtiyaç oldu. İlkokul yıllarında başlayan bu tutku, üniversiteye hazırlık ve daha sonrasında da üniversiteden mezun olma çabalarıyla sekteye uğramıştı. Okunan kitaplar test kitaplarıydı, sonrasında da teknik kitaplar... Üniversitede bu tutkuya devam etsem de esas dönüşü evlenip düzenimi kurduktan sonra gerçekleştirdim. Zaman zaman kısa aralar versem de okumaya yaşamımın sonuna kadar devam edeceğim sanırım. Yazmak gibi bir tutku çünkü okumak da...
Son zamanlarda her gün 1 saatimi okumaya ayırır oldum düzenli olarak. Her yazarın okunmayı hak ettiğini düşünüyorum. Yeni bir kitaba, yeni bir yazara başlamak bir keşif yolculuğu gibi...
IMG_0596_resize
Okudukça yazma isteğimin daha da arttığını fark ettim. Aralarında garip bir ilişki olsa gerek... Ayrıca çevremdekilerin de okumasını ister oldum. Bu sebepten sürekli kitaplar tavsiye edip, tavsiyeler alır oldum. Okuduklarım üzerine, okunanlar üzerine sohbet çok güzeldi çünkü. Bu güzelliği yaşamak için çevremdekilerin de okuyor olması gerekiyordu. Şimdi Can üzerinde çalışıyorum. Henüz kitaplarla olan ilişkisi; benim ona okumama müsaade etmeden elimden alıp şöyle bir evirip çevirmek sonra yere koyup üstüne çıkıp yükselmeye çalışmaktan ibaret(kalın bir masal kitabımız var). Sanırım yanlış kitapla başlamış olmalıyız. Sevgili Meral'in tavsiyesi üzerine yeni kitaplarla bu çalışmalara devam edeceğiz.
Bu arada Meral benim hayranlıkla karışık şaşkınlık duyduğum bir anne. Biri 3 yaşında, biri 5 aylık dünya tatlısı iki bebeği var. Hiç kitap okumamak için fazlasıyla bahanesi var aslında ama bizi yanıltıyor, 2. bebeğinden sonra bile okumayı bırakmayan gerçek bir kitapsever. Pek çok kitabı okumama vesile olduğundan, örnek olduğundan, kendisine teşekkürü bir borç biliyorum...
Son zamanlarda güçlenen bu iki tutkumdan bahsetmek istedim sizlere. Bu sayfalardan uzaktayken neler yaptığımı merak edenler için, aslında kendim için de, içimde ki tutkuya dem vuramayıp da yazdım...

Tutkularınız bitmesin hiç...

14 Nisan 2009

CARTE D'OR DAVETİ

Blog dünyasından uzaklaşınca etkinlikleri de kaçırır olmuştum. Bu durum beni üzüyordu açıkçası. Arkadaşlarımın biraraya gelip geçirdikleri keyifli etkinlikleri görünce, aralarında olamadığım için üzülüyordum. Emel'in vesile olmasıyla ben de haberdar oldum ve davet edildim bu etkinliklerden birine, şık bir e-davetiye ile...
Davetiyeyi gönderen Aylin Hanımı arayıp etkinliğin ne kadar süreceğini sormak istedim. Can Paşa yı ne kadar süre babasına emanet edeceğimi bilmek için... Aylin Hanım misafirinizi de getirebilirsiniz deyince, eşim geldi tabi aklıma, beraberinde de Can Paşa... Küçük bir hata yapmış olduğumun farkında değildim tabi. Can Paşa'nın yerinde durmayacağını, etkinlik boyunca yerinde durmayıp peşinden bir aşağı bir yukarı koşturacağımızı düşünemedim. Oysa ki planda eğer yaramazlık yaparlarsa dışarıya parka çıkmaları vardı. Ama hava o kadar soğuk ve rüzgarlıydı ki bu plan da altüst olmuştu...

Carte D'or ekibi çok samimi, çok nazik ve çok misafirperverdi. Kendimi çok iyi ağırlanan bir misafir gibi hissettim, Can'ın onca yaramazlıklarına rağmen...

Öncelikle çok güzel bir kahvaltı sofrası hazırlamışlardı.


Can bile severek yedi... Çikolatalı keki sevdi en çok.

Eminim herkes benimle aynı fikirde, koyu bir muhabbet, fikir alış verişi vardı... Can'ın peşinden koşturmaktan dolayı ben pek katılamasam da...

Kahvaltının ardından çeşitli dondurma sunumları başladı... 4 çeşit farklı sunum vardı. Hepsinden de tatmış oldum.

Bu güzel misafirperverlik yetmiyormuş gibi hediyelerle uğurlandık.
Carte D'or yakında bloğu ile katılıyor aramıza...
Hoşgeldin aramıza diyor, bu güzel etkinlik için teşekkürlerimi iletiyorum Carte D'or ekibinin her bir üyesine tekrar tekrar...

3 Ekim 2008

FIRIN KARDEŞLİĞİ ve BAYRAM

Fırının ısısını değerlendirmeyi çok severim. Yani fırın bir kere çalışmaya başladı mı bence arkası gelmeli, peşpeşe birşeyler pişmelidir. O zaman kendimi rahat hissederim.
Mesela bu kurabiyelerden 3 tepsi piştikten sonra sırada bekleyen çikolatalı kurabiye muffinler girdi fırına...
bademli nişasta kurabiyesi
Bademli nişasta kurabiyesi çocukluğumun lezzetlerinden biri, daha önce yayınladığım çilekli kek gibi hafızamı zorlayarak yaptığım bir tarif oldu ama aradığım lezzeti buldum...

çikolatalı kurabiye muffin 2
Neden mi çikolatalı kurabiye muffin ismi. Çünkü üstü çatlak kurabiye lezzetinde ve kıvamında oldular, altı ise bildiğimiz muffin lezzet ve kıvamında. Üstü çıtır altı yumuşak kek. Tarifini yakında ekleyeceğim.
çikolatalı kurabiye muffin
Elmalı tartımız ise fırını elmalı kek ile paylaştılar. Elmalı tarttan artan iç ile elmalı kek yapıverdim. Tartımı çok beğendim, beyaz tart kalıbı içerisinde dışarıda yediklerimizin görüntü ve lezzetini aratmadı. Tarifi yine yakında...
elmalı tart

Bu tatlımız fırını hiç bir tatlıyla paylaşmadı çünkü ocakta piştiler. Tarifi burada...

kakaolu muzlu rulo

Bu açmalar ise fırını tek başına doldurdular çünkü 4 tepsi olarak piştiler. Kalabalık bayram sabahı kahvaltı sofrası içindi.
acma

Bayramı güzel kılan, uzun süredir görmediğimiz sevdiklerimizle bizi biraraya getirmesiydi. Yaz boyunca pek fırsat bulup görüşemediğimiz komşularımızla da biraraya geldik, herkes tatilden döndü artık, sonbahar ve ardından uzun bir kış bizi bekliyor.
Kışı özledik, umarım hastalıklardan uzak güzel huzurlu bir kış geçiririz.

Bu truflar Punto Amcalar içindi. Punto Amca tatlılardan uzak durduğu için onun için doğal bir tatlı olan günkurusu kayısısı geldi aklıma. Aslında o kadar güzel bir tatlı ki. Ben çay ile kuru kayısı yemeyi çok seviyorum ama illa ki gün kurusu olmalı. İçine kendi çekirdeği kırılıp koyulduğunda çok daha lezzetli oluyor. Bademli kurabiye yiyormuşsunuz gibi...

çikolatalı truf

Punto Amcalarda çok güzel bir sürpriz yaşadık. Can paşa ilk defa adam akıllı yürüdü karşımızda. O gün eve döndüğümüzde de devam etti. Daha öncekilerden farklı olarak koltuklardan koltuklara değil doğrudan salonun ortasına doğru yürüdü. Bayrama bir güzel ilki sığdırmış olduk.

Herkes için umarım güzel bir bayram olmuştur. Biz büyükler için biraz yorgunlukla geçiyor bayramlar sanki, özellikle biz hanımlar için... Ama olsun, bayram demek tatil demek değildir, uzanıp dinlenmek değildir. Sevdiklerimize ulaşmak, bize ulaşanları buyur etmektir.
Bayram gibi bir bayram geçirmiş olmak dileğiyle...

19 Eylül 2008

DÖNÜŞ PASTASI

IMG_7607_resize
Dönüş Pastası olsun bu pasta,
Birçok anlamda...
Bloğa dönüş
Mutfağa dönüş
Yazmaya dönüş
IMG_7609_resize
Yarın iki pasta daha yapmam gerekiyor, biri oğlum, biri eşim için...
İki başak erkeğimin de doğumgünü var

Geçen sene bu zamanlar...

Geçen sene bu zamanlar doğum masasındaydım, birazdan kucağıma verilecek oğlumu düşünüyordum, nasıl bir bebek olduğunu, kime benzeyeceğini düşünüyordum belki de, 9 aylık merakın bekleyişin sonu olacaktı. Belki de doğum öncesi sancılarımın biran önce bitmesini diliyordum, heyecanlıydım, sadece mutlu sona kavuşmak isteyen birinin telaşı vardı... Karmakarışıkdı herşey, bir yaz yağmuru gibi bir anda oluverdi, geçiverdi zaman işte... Geçen sene tam bu dakikada ne düşündüğümü tahmin etmem çok zor... Bu duyguların bir karmasıydı muhtemelen...

Can'ım ise dar karanlık bir yolda sıkışmış, ya geri dönmek istiyordu, rahat huzurlu su dolu keseciğine ya da dışarı çıkayım da dünyayı tanıyayım diyordu belki de. 17 dakika kadar sonra ikinci seçeneği tercih edecekti mecburen ve ilk defa ışığı tanıyacaktı gözleri ve yakacaktı oksijen ciğerlerini, ağlayacaktı bu acıyla...

Doktorumuz şu dakikalarda poliklinikten hızla çıkıp, doğumhanenin kapısından girmişti muhtemelen... Ben de onun gelmesiyle daha bir rahatlamıştım ve artık hadi yapabiliriz, bitirelim şu işi demiştim içimden... Ödevime iyi çalışmıştım, gençtim, sağlıklıydım, hadi dedim Pınar çok az kaldı... Herşey bitecek birazdan... Daha 10 dakika vardı... Belki daha az belki daha fazla dakikaydı... O sırada saate bakamıyordum, arkamda duruyordu kocaman duvar saati... Kol saatim ise alınmıştı doğumhane öncesinde... Keşke kalmasını rica etseymişim... Dakikalar daha net olurdu kafamda... Bir yıl sonra tahminlerde bulunmak zorunda kalmazdım...

Son bir nefes aldım, hadi dedim bitsin, gözlerim kapalıydı o an. Açtığımda Can'ım doktorun ellerindeydi... Karşılaşabileceğim en büyük mucizeydi. Herşeye şahit oluyordum, oğlumun dünyaya gelişine...

Kocaman gülümsediğimi hatırlıyorum. Can'ım ağlamaya başladı, bebekçesine... Kolay değil 9 aylık bir birliktelikti bu, kopmuştu artık bedenimden... Ayrı bir bireydi o...
Çok sevdim oğlumu ilk andan itibaren... Bana bakıyordu, hemşire yanıma getirdiğinde ağlaması kesildi bir an. Öptüm oğlumu alnından... Doktorumuzun dediği gibi tanıyordu bu bebekler annelerini sanki... Sonra onlar çıktılar hemşire ile odadan... Biz bir süre daha başbaşa kaldık doktorumuzla... O ise kendi doktoruyla buluşmaya gitti. Sonradan izlediğimde video görüntülerini, hep gözlerimi doldururcasına ağlıyordu Can'ım yıkanırken, hemşire onu giydirirken... Sevmiyordu bu boşluğu, daha soğuktu sanki, üşüyordu belkide, eskiden eli kolu boşluğa düşüp onu ürkütmezdi, annesi sarmalamıştı, güvendeydi. Acaba bu yeni dünya güvenli miydi?

Sonra kavuştuk tekrar yukarıda odamızda... Bağlandık birbirimize, hayatın anlamı değişti o günden sonra... Pınar başka bir Pınar oldu...

> 1 yıl geçti aradan, o kadar değiştin ki oğlum... Bir kere artık kocamansın gerçekten:)

Her geçen gün değişiyorsun...

Bakışlarındaki ifade değişiyor, fotoğraflarına bakınca daha iyi anlıyorum...

Seni çok seviyorum...

Hoşgeldin aramıza, iyi ki doğdun, iyi ki "geçen sene bu zamanlar..." diye başlayarak anlattığım bu hikayemiz var... Bu hikaye güzel başladı, güzel devam etsin ve mutlu bitsin...

İsteyen herkesin bu hikayeyi yaşaması dileğiyle...

2 Eylül 2008

SON NOKTA

İnsanın hayatında dönemler varmış, gelip geçen, bazen geçmeyen...
Benim hayatımda da 2 yıla yakın bir blog dönemi vardı...
Geldi, sürdü ve geçip gitti...
Sanki bloğuna deli gibi tutkun olan ben değilmişim gibi...
Doğum yaptığım günün ertesinde geçip klavyenin başına doğum hikayesini yazan ben değilmişim gibi... Şimdi geçip gitti diyorum işte...
Bloğa yazmadığım vakitler eksikliğini duyardım...
Şimdi ise duymuyorum bu eksikliği...
4,5 ay oldu ben yeni işime başlayalı... 4.5 aydır yeni bir hayata başlamış gibiyim...Öyle fazla mesaisi olan, haftasonları çalışmak gerektiren bir işim yok, sınırları belli ama bu sınırlar içerisinde bloğa ayıracak vakit de yok aynı zamanda...
Eve vardığımda ise, her geçen gün yeni birşeyler öğrenen, oyun ve ilgi bekleyen bir varlık bekliyor beni...
Hayatımı ve beni baştan yaratan, şekillendiren oğlum bekliyor...
Bu hayatta da bloğun yeri yok...
Blog sayesinde tanışabildiğim görüşebildiğim dostlarımla devam ediyoruz elbette...
Bayramlarda el öpmeye, haftasonu birlikte kahvaltı edip, doğum tebriklerine katılmaya, görüşemediğimiz vakitlerde de hal hatır sormaya devam ediyoruz... Özlüyoruz uzak kalınca, seslerini duyamayınca...
Yeni bir başlangıç yapmak içindi bu blog benim hayatımda... Nice güzel dostlukları getirdi, anıları yaşattı bana...
Ama biliyorum ki anlayacaktır bloğum beni, bırakırken onu, vefasız saymaz beni...
Hep güzel başlangıçlar olsun hayatımızda...
Yeni güzel dostluklar, eski güzel dostluklar da devam etsin ömür boyunca...
Sevgiyle selamlıyorum hepinizi...