İstemeyerek ayrılıyoruz Milano'dan... Gelmişken Venedik'e uğramadan olmaz, iki saat mesafe altüstü deyip düşüyoruz yollara...
Ancak Venedik öncesinde Padova varmış deyip konaklama yeri olarak da burayı seçiyoruz. Yarım saat uzaklıktayız Venedik'e ne de olsa, yarın sabah erkenden çıkar gideriz diyoruz ama Padova bizi esir alıyor adeta...
Gerçekten de çok çok iyi bir karar vermişiz. Padova nefis bir şehir. Milano ile Venedik'in karması sanki. Her yer tarih...
Azizleri ile ünlü burası, her yerde karşılaşıyoruz, selam veriyorlar halka... 
Kaldığımız otel bir Fransız oteller zinciri ve maalesef İtalyan lezzetlerinden nasibini almamış. Bol kuruvasan eşliğinde kahvaltılar yapıyoruz ancak tak ediyor artık canıma. Bir pazar buluyoruz burada, meğer ne çeşitleri varmış şu domatesin...
Hemen alıyorum, ertesi sabah için planımı yapıyorum. Peynir, zeytin çeşitleri ve baget ekmek de ayarlayıveriyorum marketten hemen. Otelin tatlı kuruvasanlarından, domuz salamlarından, tuhaf peynirlerden kurtuluyoruz. En tanıdık peynir Labnedir deyip yanında domates, salatalık, yeşil ve siyah zeytinden oluşan kahvaltımızı ediyoruz güzel bir park bulup... Bu domates de dolmalık biber gibi sanki, ilk defa görüyorum. Meraktan 1-2 tane de bundan alıyorum. Bizim köy domateslerine benziyor ama aynısı değil kesinlikle...
ertesi gün yine başka domatesler görüp onlardan da alıyorum. Patlıcan'ı da ilk defa İtalya'da görüyorum. İsviçre'de hiç yoktu marketlerde...
Evet artık dolaşıp fotoğraf çekebiliriz. Meydanlar cıvıl cıvıl, insanlar şıkır şıkır ama ben kafayı kapı kollarına takmış durumdayım nedense...


Hepsi de birbirinden farklı farklı bunların. Aynı gibi duruyorlar ama değiller
Akşam güneş batmaya yakın gölgeler oluşmaya başlıyor. Bu pencerenin görüntüsü takılıyor obektife...
Dönüp dolaşıp kendimizi yine St. Antonio Basilikasının meydanında buluyoruz. Son enerjimizi de burada harcıyoruz.
Ama birilerinin enerjisi bitmemiş, dönmek istemiyor, tokatı yiyoruz!!!
Hadi bakalım göster bize yolu GPS kardeş...
Bu arada GPS gerçekten inanılmaz, sizi şaşırtıp yolunuzu da uzatabiliyor. Yeni yapılan bir otobanı görmeyip size bir tarlada 120 km hızla gidiyorsunuz muamelesi de yapabiliyor. Ama çoğu zamanda inanılmaz bir şekilde nokta atışı yapmanızı da sağlıyor. Bizi şaşırtan diğer şey ise İsviçre'den aldığımız GPS'in içinden Türkçe yazılım seçeneğinin de çıkmış olmasıydı. Dilimizi hiç bir yerde görmeye alışkın olmadığımızdan, işe bak deyip dinliyoruz Türkçe konuşan hanımı... "100 mt sonra sola dön..."
Padova'dan otele dönerken şöyle bir gözümüze çarpan O da ne dedirten bir ilan ile karşılaşıyoruz..
Bülent Abla ne işin var Padova'da :)
Akşam yemeğini nerede yediğimize gelince, İkea'da...
İtalya'ya gidilir de yemek İkea'da yenir mi demeyin. 2 yaşında bir çocukla gidilebilecek en iyi yer bence... Otobanda görür görmez kararımızı verip işaretlemiştik buraya gelelim yemeğe diye. Doğruda yapmışız. Makarnalar gayet Al dente idi:) İsveç köftesi de her yerde isveç köftesi işte:)
16 Temmuz 2009 Perşembe
ANDIAMO A PADOVA!
at
09:15
Posted by
Pınarın Kulubesi
0
comments
08 Temmuz 2009 Çarşamba
MILANO: ELİT ŞEHİR...

Milano gerçekten bizim beğenimizi kazanan bir şehir oldu. İnsanlar şık, kibar, sempatik... Mağaza vitrinleri olabildiğine şık tasarlanmış. Orada ki vitrinlerin resmini çekip gelsem ve onları uygulasam paparazziler değil ama şık giyinmeyi seven hanımların epey ilgisini ve merakını çekerdim eminim. Renk uyumu, kombinasyonlar ancak bu kadar zevkli olabilir. Seyretmelik değil giyilmelik tasarlanmıştı... Size örnek sunamadığım için üzgünüm. Fotoğraf çekmek gelmedi o vakit aklıma, yanlış anlaşılmasından da çekindim biraz. Ama son derece pişmanım. Beni uzun süre idare edecek ipuçları verecekti bu fotoğraflar. Şimdi sadece hafızamda kalanlarla idare etmek durumundayım....
Sonradan öğreniyoruz ki İtalya'nın kuzeyi ile güneyi arasında ülke değiştirmişçesine fark varmış. Biz iyi olan kesimi görmüşüz. Bu gezide, güneye inip de bu farka tanık olma fırsatımız olmadı ama ilerde umarım olur.
Duomo; Milano'nun incisi diyorum ben ona. Beyazlığı ile çok uzaktan ışıldıyor. İçine sırayla girebiliyoruz eşimle, Can gürültü yapıyor çünkü, içerde sessiz olmak lazım..
Etkilenerek çıkıyoruz kathedralden...
İtalya'da da tramvaylar var. Çok benziyorlar bizdekilere... Geçen haftasonu Defacto mağazasından taksim tramvaylarının resmedildiği bir t-shirt aldım kendime. İlerde anı olarak yaşamak için size de öneririm. İstanbul'a ait bir nostaljiyi üzerimde taşımaktan ve sergilemekten keyif alacağımı düşündüm...
Elit bir şehir diyorum ya, bisiklete binen hanımefendiler o kadar şık ve bir o kadar zariflerdi ki, elit olarak nitelendirmemizde büyük paya sahipler...
Duomo'nun hemen karşısında Viktoria Emanuel Çarşısı karşılıyor. İçinde genelde lüks markaların mağazaları var.
Duomo'yu ve Emanuel Çarşısını gezdikten sonra biraz ilerde meydanda bizi bir palyaço karşılıyor. Yaptığı gösteriyle gönlümüzde taht kurdu. 
Bu palyaçonun gösterisinde kullandıklarına gelince, yoldan gelip geçen insanlar, özellikle de çocuklar yakayı kurtaramıyorlar... Kulağında müzik dinliyor, ayağında paten. Yakında buraya bir videosunu eklemek istiyorum.
Zor iş yalnız, sıcakta oyun sırasında bir çocuk düşüp de dizini incitince onu tekrar güldürebilmek için epey uğraştı...
Acıkmaya başlıyoruz ama hayır hayır kendimize hakim olup abur cubur yemeden incecik pizza yiyeceğiz akşama...
Bir dondurmaya hayır demeyiz ama:)
Bir anda bizi şaşırtan güldüren bir manzarayla karşılaşıyoruz. Recep İvedik filmi Milano'da çevriliyor sanki. Küçük mini mini bir araba, içinde devasa Recep İvedik'in italyan versiyonu, arabası bozulmuş, uğraşıyor sıcakta...
Castello Sforzescoyu tesadüfen buluyoruz. Nedense gps e güvenip hiç harita almamışız. İyi ki burayı görmeden gitmemişiz, içeride ilerleyince çok güzel bir park kaşılayacak bizi... Can'ın ve dolayısıyla bizim çok eğleneceğimiz bir park..
Parkta İtalyanların arasında buluyoruz kendimizi... İlerde zenciler davullar çalıyorlar. Çoğunluk onları seyrediyor. Biz de oturuyoruz çimlere, Can'ın tam aradığı yer, bütün gün arabasında dolaşmaktan sıkılmış parkta herkese sataşıyor. Bu amca ile de oynuyorlar. Can yanına gidiyor, amcam aslan kükremesi yapıyor, bizimki korkmuş numarası yapıp kaçıyor, birazdan tekrar gidiyor yanına, hoşuma gidiyor Can'a ilgi gösterip oynamaları. Ardından zenci çocuklarla oynamaya başlıyor Can, oğlumu aralarına alıp oyunlarına ortak ediyorlar. Dil ayrılığı renk ayrılığı hiç problem olmuyor. Beni mutlu eden bir başka manzara bu...
Parkta epey bir vakit geçirdikten sonra zor bela Can'ı alıp geri dönüyoruz. Can isyan ediyor. Ama anne baba çok yorgun, otele geri dönüp, yarın ki yolculuk için dinlenmemiz gerek...
İlginç bir uygulama ile karşılaşıyoruz. Bisiklet kiralayabiliyorsunuz burada...
Milano'yu bu kadar gezmek yeter, yarın ki yolculuğumuz nereye?
at
11:48
Posted by
Pınarın Kulubesi
1 comments
06 Temmuz 2009 Pazartesi
LACHIATE MI CANTARE con la guitarra in mano...
Önce bir bakalım, nasıl çalınıyormuş bu alet. Abi izin verir mi acaba, bir el atsam mı şu işe
- Chiao, bambino! sen al bunu çal
- Ondan bizim evde de var, ben bunu istiyorum... -Gel düet yapalım seninle...
Biraz da İspanyol gitar tarzında çalalım. Ariva, Ariva!!!...
Ah çok yetenekli bu çocuk...
at
09:45
Posted by
Pınarın Kulubesi
2
comments
24 Haziran 2009 Çarşamba
4.Gün: İtalya Yollarında
İsviçre-Almanya karışımında 3 gün geçirdikten sonra 4.gün İtalya yollarına düşmek üzere kalkıldı. İlk hedef “Lago di Como” yani Como Gölü, onun öncesinde de Lugano Gölünü şöyle bir görelim dedik. Ne de olsa yolumuzun üzeri, bir şekilde gösterecek kendini…
İsviçre'den İtalya'ya geçer geçmez bizi karşılayacak olan iki göl... Ardından da Milano'ya varış...
Ancak bu göllerin öncesinde kendini gösteren bir göl vardı ki bize, varlığından hiç haberimiz dahi yoktu. Hepsini görmüş olduktan sonra ki kararım en güzelinin ve etkileyici olanının o olduğuydu. İsviçre sınırlarından çıkmadan boğazı andıran yükseklikten baktığımızda içimizin ürpermesi, korkuyla karışık hayranlık duygusu, lunaparkta gondoldayken en tepeye çıkış anı… Göl olamaz, deniz bu diyorum, rengine, ışıltısına vurulup… Beyaz yelkenliler tamamlıyor görüntüyü, kenarında ise yeşilin her tonu ve güzelim Sisikon köyü…

Sessiz sakin, kimsecikler yok, oysa göl kenarında bir karavan kampı var. Boş da değil, karavanlar duruyor sıra sıra. Sırtında bebeği, trekking yapan bir baba giriyor kareye… Arkadan ise annesi ve büyük çocuk yürüyor. Hayranlık beslemeden edemiyorum bu aileye. Anne incecik, gencecik, iki çocuklarıyla kamp kurmaya gelmişler, doğada yürüyüşlere çıkıyorlar… Güzelim Lucerne gölünün huzurlu eteklerindeler… 
Karavan da yaşamak nasıl olur acaba diye kafada bir soru işareti ve İsviçre’ye bir daha gelmek için bahaneler uydurulması…
Eşime böbürlenerek daha bu göl ne ki sen hele Como gölünü gör diyorum, en güzel manzaranın ve gölün o olduğunu o an henüz bilmeyerek. Como gölünü herkesten duymuşuz, üzerinde o kadar konuşulmuş, İtalyanlardan bile tavsiye alınmış ama sanırım bu tavsiyeleri ve övgüleri yapanlar İsviçre’yi görmemiş olmalılar. Evet güzeldi Como'da Garda'da ama Lucerne’nin bize yaptığı etkiyi yapamadı hiçbiri, sönük birer yıldız olarak yerlerini aldılar hafızamızda Neden yoktu aynı etki? Bir kere köy havası yoktu o göllerin kıyılarında. Lucerne çevresinde ise İsviçre köyleri bütün saflıklarıyla duruyorlardı. Como'da ise bizim boğazda yalılar nasıl boğaz manzarasını yer yer kaplamışsa Como gölünde tamamen kaplanmıştı. Gerçi gölün güzelliği yukardan kuşbaşı bakıldığında ortaya çıkıyordu ama fena mı olurdu küçük İtalyan köylerinde sokaklar arasında dolaşabilseydik.
2-3 saatlik yolu durup kalkmalar, gezip dolaşmalar, Can’ın uykusu gelip huysuzlaşmaları ile 6-7 saatte alınca Como gölünün etrafını dolaşmaya başladığımızda saat 9a geliyordu. Işığın son demlerinde çekebildiğimiz kareler olduğuna seviniyoruz.
Como'ya varışımız aslında saat 18.00 civarıydı. Otopark fişini aldığımızda saat 18.30. İtalya'da yoğun işlek yerler haricinde akşam 8e kadar park ücretli, sonrasında ise ücretsiz çoğu mavi ile çizilmiş park yerlerinde... Como'da dolaşalım dedik önce, şehrin merkezini turladık. Akşam olmuş, cafeler, publar dolup taşıyor, canlılık var. Benim gözüme bir oyuncakçıda ki Şirinler takılıyor. Bayılarak seyrettiğim, çizgi romanlarını takip ettiğim çizgifilmin karekterlerini seviyorum uzaktan.
Yemek yiyip Como gölünün tavsiye edildiği gibi etrafını arabayla gezelim diyoruz ama vakit de dar, hava kararıyor. Bir müddet gidip, durup seyredip sonra hadi geri dönelim, istikamet Milano. Otele vardığımızda Can çoktan uyumuş.
Yarın Milano'dayız. Aynı zamanda İtalya'da bir bayramın kutlamaları varmış.
Can'da bu kutlamalara eşlik edip İtalyan abi ve ablalarıyla gitar konseri verecek sizlere:)
at
20:21
Posted by
Pınarın Kulubesi
0
comments
18 Haziran 2009 Perşembe
3. gün Almanya-KONSTANZ
Bugün yolumuzun çok güzel yerlerden geçeceğini bilemeden uyandık, aşağıda fırında pişmekte olan harika çöreklerden de haberimiz yoktu. İsviçrelilerin pazar sabahı kahvaltılarında yaptıkları geleneksel bir ekmek aslında. Onların isimlendirmesiyle ZOPF. Dün yatılı misafirliğe gelen İsviçreli Rahel, sabah erkenden kalkıp yapmıştı. Başka türlü mayalı hamur işi nasıl yetişsin kahvaltıya. Kahvaltıda bayıla bayıla yenildi. Bilhassa eşim tarafından. Kulağa fısıldanan al bunun tarifini yaparsın gidince ısrarıyla tarifi alındı. Ancak dün akşam evde ki mayanın bozulmuş olduğu farkedilince elenen unla kalakalındı. İlk fırsatta yapılıp tarifle birlikte paylaşılacak. İncelikleri çokmuş, özel unu varmış, o yüzden bizim unlarla yapabilmenin garantisi yok. Ama deneyeceğiz ve paylaşacağız. Şimdilik soğuması için arka bahçeye çıkarılan çöreğin görüntüsüyle yetinelim.
Geçen gelişimizde Schengen vizemiz olmadığından Almanya tarafına geçememiş olmaktan dolayı içimizde kalmış demek ki, bugün yine Almanya tarafına geçtik. Ama bu sefer alışveriş etmek için değil, gezmek için...
Bu görüntülerle mest oldum ben... Uzun uzun yürüdük, yine güzel fotoğraflar çekebilmenin mutluluğu. Objektifin baktığı yer yön güzel...
Güneşli pırıl pırıl bir hava var. Köyümüzden 15-20 km gidiyor gitmiyoruz karşımızda Konstanz... Sokaklar, merkez cıvıl cıvıl, yürüyüş yapanlar ve illa ki bisiklete binen maaile burada...
Ben şu çocukların arkaya takıldığı mini karavan-bisiklet buluşunu çok sevdim. Bizim memlekette hiç yok bundan. Neden!!! Çünkü bisiklete binmiyoruz, binemiyoruz. Adamlar bisikletler için ayrıca yol yapmışlar, biz yürüyüş yolunu zor buluyoruz, arabalar kaldırımları bile işgal etmiş durumdayken nerede bisiklet yolu bulmak!!!
Biz hayıflana duralım, bizi sokak çalgıcıları karşılıyor. Bir nebze unutuyoruz derdimizi.
-Oooo, Pınar Hanımlarda burdaymış, wilkommen sie efenim wilkommen sie!
Yorgun bisikletçiler, güneşin altına uzanmış dinleniyorlar. Ne keyif ama!!!
Yürüyüşe devam, Bodensee gölü boyunca. Göl demeye dilim varmıyor, deniz güzelliğinde, koyu mavi bir renk, kıpır kıpır, tertemiz...Çıkarıyorum ayakkabılarımı ve göle inen merdivenlerden doğru suya dokunduruyorum ayaklarımı. Tekrar gelebilelim dileğiyle...
Burada yaşlanmak istiyorum birden...
Hadi eve dönme vakti diyor eşim. Yarın sabah İtalya'ya yolculuk var...
at
11:38
Posted by
Pınarın Kulubesi
3
comments
15 Haziran 2009 Pazartesi
SESSİZLİĞİN SESİ: BERLİNGEN'DE 1. GÜN
Gözümü açtığımda köyümüze gelmişiz...
Aynı bıraktığımız gibi. Klise çanlarıyla selamlıyor bizi yine. Ama değişen bir şeyler var, yemyeşil olmuş her yer, orman gürleşmiş, üzüm bağıymış meğerse şurası... Bodensee gölü meğerse maviymiş. Öncekinde lacivert griydi sanki. 
Şimdi anladım, aylardan Ocak değil, Haziran… İlginçtir, önceki gelişimizde de yine bir ayın sonunda gelip diğer ayın ilk haftasının sonunda geri dönmüşüz. Aralık’dan Ocağa geçerken bu sefer Mayıstan Haziran’a geçmek var.
Derken misafir olacağımız eve varmışız, üstelik GPS olmadan. Büyük gurur yaşıyoruz… 
İsviçre bayrağı selamlıyor bizi…
Burada her evin önünde bayraklar dalgalanıyor. Sadece İsviçre bayrağı da değil, bir yandan da Turgau kantonunun bayrağı olan yeşil sarılı ejdarha çiftli olan bayrak var… 
Evimizin bir tarafı ormana bir tarafı göle bakıyor.
Uykusunu almış, yeni bir eve gelmiş Can var karşımızda, anne baba ise uykusuz ve de bitkin.
Üstelik içinde merdiven bulunan bir ev!!! Olamaz. Sürekli çıkılıp inme turları, Can oğlum düşeceksin dur! Durulmaz, anne baba peşinde, aman düşmesin!
Uyku, oturmak, uzanıp dinlenme hissi ve merdivenler…
Bizim için ayrılmış orman manzaralı oda, rahat yatak, özel banyo&wc. Aşağıda nefis bir kahvaltı masası. Öte yanda ise merdivenler…
Ev içinde rahat yok, haydi doğru bahçeye! Kahvaltılar sırayla edilecek. Babaya öncelik verdik. Bahçedeyiz Can paşa ile… Burada da bitmez yaramazlıklar. Evin çevresindeki taşlar, kanalizasyon ızgarasından atılmaya başlanır. Karşı komşunun köpeğine doğru koşulur, köpek kaçar, bizimkisi kovalar, illa kuyruğundan yakalayacak. Oradan uzaklaştırmaya çalışılır bu sefer aşağıdaki komşunun at çiftliğine girilir. Atlara uzanılır, korkan anne kaptığı gibi kaçar, Can kıyameti koparır, neden atlara dokunamamıştır?! Atın huyu suyu bilinmez, sahibi ne der bilinmez.
Soluk bu sefer klisenin parkında alınır…
Biraz rahata erilir.
Orman’a giderken ki küçük göl buz tutmuştu, şimdi yeşilliğini gösteriyor, meğerse ne çok balık barındırıyormuş içinde…
Nereye baksak yeşil, mavi karşımı bir manzara. Gözlerimiz hasret kalmış böylesi görüntülere…
Korna gürültüsü yok, su sesi var, ağaçların hışırtısı, kuş sesleri…
Konuşurken bile sesini yükseltemiyor insan. Can dur gitme oğlum diye seslenemiyorum bile, sessizlikten utanıp. Sesim çıkamıyor.
O kadar güzel geliyor ki sessizliği bozan suyun sesi, ağaçların hışırtısı ve kuş sesleri…
Gün sona eriyor... Bu anı fotoğraflayabilmenin mutluluğu, günün yorgunluğunu silip atıyor. Yerine "-iyi ki gelmişiz, iyi ki gelmişiz" nidaları...
at
11:03
Posted by
Pınarın Kulubesi
7
comments
12 Haziran 2009 Cuma
YOLCULUK
Sonunda yolculuk günü geldi çattı,
İlk defa bir gezi öncesi böylesine heyecan duyuyorum.
Ama tuhaf bir heyecan bu.
Sınava girecek öğrenci telaşı gibi…
O kadar hazırlanmışım ki,
Uçak biletini çok önceden almak, arabayı gitmeden kiralamak, tatilin planını yapmak, gidilecek yerleri tespit etmek, otelleri seçip rezervasyon yapmak, sonra vize işlemleri, aman eksik belge olmasın, git gel olmasın. Her şey tamam.
Peki ya bir şeyler yolunda gitmezse bulutları dolaşıyor kafamda.
En önemlisi ise Can ile yolculuğa gidiyor olmak beni heyecanlandıran.
Ya hasta olursa, ya oralarda bakamazsak, ilk defa uçağa binecek, nasıl tepki verecek, konforlu bir yolculuk olacak mı?
Gideceğimiz adresi bulabilecek miyiz? Uykusuz yolculuk yapmak nasıl olacak? Bir şey unutur muyuz giderken? Can ne yiyecek yolda, ne giydirsem, yanıma ne alsam?
Bavul hazırlamaktan nefret ediyorum. Kendim için olsa hiç problem değil, Can'ın bir şeyi eksik olmasın stresi var üzerimde. Birşey unutsak sanki gittiğimiz yerde alamazmışız gibi. Öyle de oldu zaten...
Orada hava nasıl olacak? İsviçre soğuktur, İtalya sıcak, her ikisini de düşünmek gerek. Giysileri, ayakkabıları seç, uygun çantada olmalı. Ama bavulum bunu kabul edecek mi, bavulum kabul etse, uçak ne diyecek, sökül paraları, çok kilolusun mu diyecek bizim bavula… En iyisi alma bir şey, git ordan al iç sesi. Sustur şu şeytanı, abartmadan seç, geri bırak şunları. İsviçre’dekilere götürülecek hediyeler tamam mı? Yeterli mi? Bir şeyler daha alsak mı? Aman unutmayalım kimseyi… Tamam artık bitti, kapatıyorum, veriyorum sınav kağıdını hocaya...
Vakit geldi, eşyalar arabaya yerleşti, Can paşa uyandırılmadan kucaklandı, son bir kez daha bakarak evimize, biraz da hüzünle, kapı çekildi yavaşça, sağ sağlim dönebilmek, evimizi de eksiksiz bulabilmek dilekleriyle…
Havalanına gelene kadar uyanmadı Can, öyle bir saatte gitmişiz ki, bagajları kolayca verip, hiçbir yerde bekletilmeden uçakta bulduk kendimizi, meğer önceliği varmış çocuklu ailelerin, ilk biz yerleştik uçağa. Önceden ipod a yüklenen, sevilen çizgi filmler yolculuk ve tatil boyunca hayatımızı kurtardı diyebilirim. Bir süre çizgi film seyrettik, hiç korku ya da ağlama yaşamadık. Sonra da babasının kucağında uykuya dalış… Oysa benim hayallerimde daha zor olacaktı bu kısım.
Derken anons sesi, alçalıyoruz, kemerlerimizi bağlayalım. İniş kısmı nasıl olacak acaba?
Uçaktan en son biz çıkıyoruz, hatta herkes çıktıktan bir süre sonra. Can terlemiş, üstünü değişmek gerek, toparlanamıyorum bir türlü, uçak ekibi bizi bekliyor. Neyse yine hiç bir yerde beklemeden havalanındayız. Bagajları, çocuk arabasını alıp, pasaport kontrolden de geçtikten sonra karşımızda Europcar ofisi. Önceden arayıp o saatte birileri bulunacak mı dediğimde evet cevabını almıştım ama kimsecikler yoktu, ben birilerine sorayım derken görevlinin kapıdan gelmesi bir oldu. Dilimde sorular, biz bu arabayı çaldırırsak ne olacak? Kaza yaparsak ne yapacağız? Görevli İtalya'ya geçeceğimizi duyunca, arabadaki Europcar yazısını çıkaralım, görmesinler diyor. Hırsızların daha bir gözdesi oluyormuş nedense.
Çocuk koltuğunu monte ediş, eşyaları yerleştirişin ardından yeni bir rahatlama, 2.sınav bitti sanki... Şimdi ki hedef Berlingen, üstelik GPS imiz de yok daha, nasıl olacak bu iş. Önce Zurich yeşil tabelası takip edilecek, ardından Fraunfeld, sonrası gelecek zaten… Basel’den hareket ediş, ya kaybolursak düşüncesi, önce bir tereddüt yaşayıp acaba şuradan mı girecektik otobana deyip, geri dönüş, sonra doğru yoldaymışız ohh deyiş, rahatlama ve bastıran uyku... Dur ve etrafa baksana Pınar, gün doğuyor, temiz havayı içine çeksene… Olmadı, sınav bitmiş artık, uyku galip…
at
07:44
Posted by
Pınarın Kulubesi
8
comments



